23 Eylül 2009 Çarşamba

Gustavo Colman ve Alanzinho Transferi!!

Türkiye Süper Ligi'nden Galatasaray'da kimi görmek istersin diye sorsalar gözüm kapalı iki isim sayarım: Gökhan Gönül ve Gustavo Colman..
Son haftalarda beğensemde ve Rijkaard'dan övgü de alsa, kaliteli bir sağ bek transferinin ardından Sabri'yi gözlerin aramayacağını düşünüyorum. Gökhan'ın Milli takım performansını bir kenera bırakırsak (mesela Sabri de milli takımda çok daha başarılı) şu an avrupa'nın en kaliteli 5 sağ bekinden biridir bence. (Maicon, Ramos, Bosingwa, Srna diğer 4'ü benim gözümde) O yüzden son yıllarda Tuncay ile beraber Fenerbahçe'ye kaptırdığımız en önemli 2 oyuncudan biridir kendisi. Galatasaray'da olmasını isterdim açıkçası.

Neyse asıl konuya gelecek olursak da Gustavo Colman ismini yazarım hiç düşünmeden kadroya. Trabzonspor'a ilk geldiğinde hatırlanacağı üzere sol açık bölgesinde oynatıldı haftalarca ve o zamanlarda Colman bir ropörtajında asıl yerinin orta saha olduğunu ve sol açık bölgesine henüz alışamadığını söylemişti.

Sonra geçen sezonun devre arasında Alanzinho transferini gerçekleşti 4.5 milyon € gibi Trabzonspor için çok yüksek bir bedelle. E tabi bu paraya yapılan bir transferden harikalar yaratması beklendi ancak bireysel performans olarak beklentileri uyum sorunu fizik güç eksiği gibi nedenlerden dolayı karşılayamadı.. Ancak bu transferin bence Trabzonspor'a en büyük katkısı Colman'ın bir orta saha oyuncusu olduğunun hatırlanmasıydı. Geçen sezonun ikinci yarısının ilk maçında (aslında ilk devrenin son maçı olmalıydı ) Fenerbahçe karşısında izlemiştik ilk kez orta sahada ve arkadaşlarla ağzımız açık kalmıştı. Müthiş bir kondüsyon en az o derecede (daha da fazla )top tekniği ve oyunu yönlendirebilme yeteneğine sahip bir oyuncu. Orta sahada gerçek anlamda çift yönlü oynayabilen bir oyuncu hatta Türkiye Ligi'nde yanına da yazılabilecek isim sayısı çok az ( Emre, Ayhan, Zurita aklıma ilk gelenler ).

Geçen sezon ikinci yarının ortalarına doğru performansı düşmüş olsada orta sahada rüştünü ispatladı. Zaten bence bu düşüşün altındaki sorun kendisinden değil, takımda dribbling yapan ve topu kovalayamayan birçok ismin birarada sahada olmasındandı. Defansif olarak sırtına çok fazla yük biniyor ve her yere yetişemiyordu ayrıca bu sorumluluktan ötürü de hücuma fazla katkı yapamıyordu.

Yine bu sezonun ilk maçlarında da Engin, Alanzinho, Serkan, Umut gibi topu aldıktan sonra kafalarında pas tercihi olmayan bir çok oyuncunun aynı anda sahada olması Colman'ın performansına direk etki yapıyordu. Daha sonra Gabric gibi gerçekten oyun zekası diğer isimlerin üstünde olan bir oyuncunun takıma monte edilmesi, Engin ve Alanzinho'nun kızağa çekilmesiyle birlikte Colman da eski performansını yakaladı ve son 3 hafta: 2 gol 4 asist..

Şimdi bu 85 doğumlu isim yaşlanmış Ayhan'ın yanında Galatasaray'ın kadrosunda olması fena mı olur?? Hem Linderoth'tan ümit kesilmişken ve gönderilmesi kesinleşmişken yabancı kontenjanı problemi de yaşanmayacakken alınması faydalı olmaz mı? Bu transfer gerçekleştiği zaman orta sahanın çift yönlü oyuncu yükünü tek başına 33 yaşındaki Ayhan'ın başına yıkmamış oluruz ve rotasyon zamanı ya da sakatlık ceza vs. gibi durumlarda da orta saha tek yönlü iki isim olan Mehmet Topal ve Mustafa Sarp'a muhtaç kalmamış oluruz.

22 Eylül 2009 Salı

Levent Erdoğan'ın Açıklamaları


Hafta içinde Beşiktaş Asbaşkanı Levent Erdoğan medyaya ilginç açıklamalar yaptı.Birçoğuna katılmamak elde değil;

'İbrahim Kaş'ı bedavaya gönderip, üstüne para verip geri alıyoruz. Fink diye adı sanı duyulmamış bir adam transfer ettik. Antep'e Tabata ve İsmail için 15 milyon avro ödedik. Yok böyle transferler.'

Fink bence kaliteli bir oyuncu ve Bundesliga'da birçok maçını izledim (özellikle geçen sezonun ikinci yarısında bjk'ye transfer olduğu için daha dikkatli izlemiştim) ve bence gayet yeterli ve kaliteli bir oyuncu. Geri kalan transfer hatalarına katılıyorum.

Ayrıca söylediği söz ; 'Demirören ile Denizli istifa etmeli, Denizli sezon başında aldığı 1.5 milyon € yu iade etmeli.' E peki Levent Erdoğan sen neden istifa etmiyorsun. Sen de bu yönetimde değil misin?? Eğer bu yönetimde söz sahibiysen bu hatalarda senin de payın var istifa etmelisin, eğer yönetim içinde bir ağırlığın yoksa ve sözün geçmiyorsa onurunu kurtarmak için istifa etmelisin. Yani her türlü istifa etmelisin Levent Erdoğan.

Şahsen ben Levent Erdoğan'ı sadece geçen sezonki çifte kupalı sezonun ardından gerçekleştirilen kutlamalarda eşşek üstünde gezöesiyle tanıdım ve her kutlamaya katılıp ilginç açıklamalar, iddialar ortaya attı.

Bu açıklamalardan en garibi de yine bu sezon Mustafa Denizli ile ilgili açıklamaları sırasında geldi. Bu tarz açıklamaları daha önce Bülent Uygun yapmıştı ve tepkimi belirtmiştim blogda. Ne dedi Levent Erdoğan; 'Geçen sezon zaten biz dularla şampiyon olmuştuk.'

Vay be Levent Bey. Bu kadar takım enayiydi de ülkenin en iyi hocalarına, hafızlarına dua için paralar vermiyorlarda oyuncu transferleri için uğraşıyorlar.

Başarının sırrı bu mudur yahu?? Dua etmek mi??..O zaman ÖSS'ye giren gençler, Avrupa'da maç yapan takımlarımız çalışmasınlar dua etsinler, sağdan soldan dua alsınlar da başarılı olsunlar. Tarihinin en büyük başarılarından birini bu yolla yakalamış bir takım var gözümüzün önünde. 20 sene sonra çifte kupa kazanan takımın bu başarısını nasıl kazandığını örnek almak başarıyı yakalamak için çok da yanlış bir tutum değil sonuçta. Zaten yazık oluyordu bu uğurlarda harcanan paralara..Saol Levent Erdoğan..

Fenerbahçe'de Prim Krizi

Daum'u tebrik etmek gerekir gerçekten. Türk insanını o kadar iyi tanımış ki yıllardır bu ülkede yaptıklarıyla bir çok insanın takdirini kazanmış ve 'helal olsun' dedirtmeyi başarmıştır..

Sezon başında geldiğinde; 'Fenerbahçe Manu, Barca, Real Madrid'le birarada anılmalıdır', 'Fenerbahçe'nin imkanları sınırsız, büyük bir dünya klübü', ve Aziz Yıldırım hakkında söylediği, biraz da yağlamaya kaçan sözleri. Mesela yine Guiza için dünyanın en iyi golcüsü sözleriyle daha gelir gelmez camiada kredisini çokça yükseltti. Hele hele ikinci kez takımın başına geçtiğinde, 'Daumsuz bu takım kurtulmaz' ortamının ortasında bile yerini daha da sağlamladı..

Son günlerde basına yansıyan bir durum da Fenerbahçe'deki prim krizi. Bir kere şunu söylemek gerekir; eğer Aykut Kocaman bu takımın Sportif Direktörü ise futbol takımı ile yönetim arasındaki köprü vazifesini sağlamaktan sorumlu tek kişidir. Eğer teknik direktörün üstündeki bu göreve getiriliyorsanız bu durumu sindirmeniz ve karşınıza gelebilecek zorluklara çözüm üretebilmelisiniz. İşte böyle bir ortamda futbolcularla yönetim arasında bir prim krizi doğdu ve her nedense bu durumu çözmesi gereken ismin Daum olduğu düşünüldü. Futbolcular ve basın bu konuda Daum'u sorumlu tutacakken Daum yine müthiş bir hamleyle, bence ilk kez tamamen doğru bir hareket, üstündeki bu kamburu hakettiği kişiye devrediyor.

Basın önünde bir kağıt parçasını Kocaman'ın eline tutuşturuyor ve insanlar Daum'un savunmasını ilettiğini düşünüyor. Ancak sonradan çıkan haberlere göre, hangi oyuncunun ne kadar prim alacağının yazılı bir kağıt olduğu ortaya çıkıyor. Sonra basın bunu Daum'un Kocaman'a attığı kazık olarak yorumluyor. Yahu bir takımın teknik direktörü mü sportif direktörü mü prim konusunu yönetimle görüşür Allah aşkına. Yönetimle futbolcu arasındaki en büyük ilişki primin kararlaştırılmasıdır. Onun dışında derbi maçlardan önce yada avrupadaki önemli maçlardan önce tesise gelip suni moral verme girişimleridir. Ee prim sorununun çözümünü sportif direktör yapmayacaksa, neyi yapacak Kocaman.. Daum'un el atmak zorunda kaldığı bir durumda Daum'un sorumluluğu herkesin önünde hakeden kişiye iletmesi neden 'kazık' olarak nitelendiriliyor, Kocaman bundan neden gocunuyor çözemedim bir türlü.. Sanırım ülkemiz, ülke futbolumuz bu tarz modern kademelere henüz hazır değil!!

Kasımpaşa 1-3 Galatasaray // Sabrın Gücü

Yine blogspota girmekte yaşadığım sorunlar yüzünden yazımı yine istediğim ve düşündüğüm saatte yazamadım. Bu saatten sonra çok birşey söylemenin manası yok ancak gördüğüm bazı şeyleri söylemek istedim farklı olarak..
Herkesin bildiği gibi maçın henüz başında Ali Güneş'in müthiş bir refleksle! çıkardığı topta hakem doğru kararı verebilse eğer maç çok çok erken bitecekti. Hakem sadece bu pozisyonda değil Kasımpaşa'lı oyuncuların bir çok tutumunda maçı Galatasaray'a hediye etmemek adına doğru kararları veremedi ( bence vermedi). Ali Güneş'in Kewell'ı düşürdüğü pozisyon (pazar gecesi de Bilica yapmıştı aynısını) mesela, orda da kırmızı kart vermedi ve 2 kere oyundan atılması gereken Ali Güneş, sakatlığı yüzünden tek sarı kartla oyundan çıkıyor, garip..

Ayrıca sol bek Sancak ne istedi maç boyunca anlayamadım. Yahu sen Keita'yı ne diye kendine didişilmesi gereken isim olarak benimsiyorsun. Normal şartlarda durduramayacağına mı inanıyorsun da saçma sapan hareketlerle onu kızdırıp, kırmızı kart filan göstertmeye çalışıyorsun. Bu kadar ucuza kaçmaman lazım Sancak, komik duruma düşürüyor bunlar seni. Çık adam gibi topunu oyna durdurabilirsen zaten herkes seni konuşurur, duruduramazsan da diğer oyuncular gibi sanada suç bulunmaz 'çocuk napsın kalite farkı var, onu orda oynatanda kabahat' derler..

Yazının sonunda da Galatasaray'da dikkat çeken bireysel performanslara değineyim biraz..Caner'de güven problemi var, oyun bilgisi defans oynamayı kaldıracak düzeyde değil.. Bu iki konuda yavaş yavaş kendini geliştirmesi sene sonunda Galatasaray'da kalmasına yardımcı olacaktır. Her topu uzun oynamamalı mesela çünkü onda topu yere indirip orta sahaya doğru güzel paslar çıkarabilecek kapasite olduğunu biliyoruz. Maçın en çok koşan ismi olması da onun adına artı bir istatistikti dün.

Kewell'a gelecek olursak bence hala fizik olarak yetersiz ve eski günlerini hala mumla aratıyor tüm oyun zekasına göre. Ancak işte oyun zekasının bu kadar üst düzeyde olması da maçın gidişatını her an değiştirebilcek oyuncu sınıfına sokuyor ve kolay kolay vazgeçemiyorsunuz kendisinden. Her nolursa olsun ilk 18 de yer almalı ve en az 45 dakika oyunda kalmalı ki zekasıyla fark yaratsın..

Keita son maçlardaki en verimli maçını çıkardı bu gece. İki asistinin yanında ilerde sürekli gezerek Sabri'ye ve Arda'ya sağ kanatta boş alanlar yarattı, Sancak'ın tuzaklarına hiç düşmedi..

Ve son olarak sözü tabi ki Nonda'ya getireceğim ancak farklı bir açıdan bakacam. Galatasaray'da Mustafa Sarp- Mehmet Topal işbirliğinin orta sahadaki pas trafiğini sağlamakta yeterli olmadığını ve bu yüzden oyunu rakip yarı sahada Barcelona gibi oynamak yerine kendi yarı sahasında Manu gibi oynamak durumunda kalıyor Galatasaray.. İşte bu ortaklığın olduğu yerde, yani Ayhan'ın sahada olmadığı dönemlerde Baros yerine Nonda'nın oyunda olması gerektiği son birkaç maçtır gözlemlediğim birşey.. Baros fizik olarak müthiş, süratli ve defansın dengesini gücü ile bozabilen bir oyuncu ve Panathinaikos maçında da gördüğümüz gibi öne geçilen maçlarda Manu gibi oynamak gerektiği zaman dünyanın en tehlikeli isimlerinden biri. Ancak durum bu geceki gibi olunca ilerde top turmak ve kapalı rakip defansı hataya zorlamak gerekecekse de oyun zekasıyla ve top tutup kendi arkadaşlarının rakip yarı sahaya konumlanmalarını sağlayabilecek Nonda'nın sahada olması bir zorunluluk gibi duruyor.Özellikle Ayhan'ın olmadığı maçlarda..

Galatasaray bugün çok iyi oynamadı ancak geriye düştüğü bir maçta kapanan ve her türlü çirkefliği yapmayı emir almış (Yılmaz Vural'dandır mutlaka) bir takıma ve ona çanak tutan bir hakeme karşı oyun disiplininden kopmayarak, doğru oyuncu değişiklikleri ve doğru oyunu sayesinde 6'da 6 yapmayı bildi ve Kadıköy'e kayıpsız gitme konusunda büyük bir adım daha atmış oldu (bu sene başından beri benim şahsi hedefimdir). Rakibi, onların tutumlarını ve hakemi tek bir akşamda tek tek yenmesi bu takıma olan inancımı ve duyduğum gururu artırdı her ne kadar rakip Kasımpaşa olsa da..
Not: Bilet fiyatlarını 120 lira yapan Kasımpaşa yönetimine karşı Adnan Polat'ın takındığı tavır da bu takımın bu sene başkanıyla taraftarıyla ve takımıyla nasıl kenetlendiğinin göstergesi (Ne klişe ama=) )

21 Eylül 2009 Pazartesi

Fenerbahçe 1-0 İ.B.B// Ninni Gibi Maç

Öncelikle birkaç gündür yaşadığım sorunlardan dolayı bloga yazı yazamadım onu belirteyim. Çok da önemli maçlar oynandı ve yazacaklarım vardı ancak kısmet olmadı..

Maça gelince; hayatımda izlediğim en sıkıcı maçlardan biriydi, resmen uykum geldi. İki takımda üst üste 5 pas yapamadı ve bir de hakem Hüseyin Göçek’in yönetimi eklenince böyle tatsız tuzsuz bir maç çıktı ortaya..

Fenerbahçedeki tempo problemi devam ediyor. Kazım, Alex, Andre Santos ve Cristian Baroni’nin bir arada oynadığı takımda bu kadar düşük tempo aslında beni fazla şaşırtmıyor. Üstüne bir de takıma tempo kazandıran tek oyuncu olan Emre’nin cezalı oluşu tuz biber ekti Fenerbahçe’nin kötü oyununa. Yerine oynayan Mehmet Topuz da dinamik bir oyuncu fakat Emre’nin yerini dolduramadı bu bağlamda. İkisinin bir arada oynayabileceği bir taktik ve kanatlardaki oyunculardan birinin yerine daha sert bir ismin takıma monte edilmesi şart gibi gözüküyor çünkü iyi savunma yapan takımlara karşı büyük sıkıntı yaşıyor Fenerbahçe. Kaldı ki İstanbul Belediye’de savunmacı bir takım sayılmaz, orta sahada kazandıkları topları yana oynayarak tempoyu iyice düşüren bir takım görüntüsünde yıllardır. Zaten bu oyun anlayışları sayesinde sabırsız büyük takımlara karşı başarılı sonuçlar alıyorlar..

Aslında maç ile ilgili yazacak fazla bir şey yok. Temposuz, pozisyon açısından son derece kısır bir maç oldu. Böyle bir maçta bile Guiza’ya yapılan protestoyu anlamak mümkün değil. Sahada basmadık yer bırakmadı, inanılmaz derecede mücadele etti ama arkasında oynayan isimlerin koşu yollarına pas atamaması bulduğu tek pozisyonu kaçırmasıyla birleşince yine gereksiz bir protestoya maruz kaldı. Arkadan bu kadar az desteğin geldiği bir maçta defanstaki bütün İ.B.B oyuncuların sadece Guiza’ya konsantre olmalarını ve onu etkisiz kılmalarını tribünlerin anlaması gerekirdi bence.

Baroni stoperi 3’leme konusunda Mehmet Topal’ın da çok ötesinde, takım adeta 5-4-1 oynuyor. Önliberonuzun bu kadar savunmaya gömüldüğü bir anlayışla oyunu 60-70 metrelerde oynamaya ve sonucunda da pozisyona girmekte zorlanmaya mahkum oluyorsunuz. Artık Daum’un taktiği mi yoksa Baroni’nin oyun yapısı tamamen bu yönde mi bilemiyorum ama acilen bir elin atılması gerek bu konuya da. Yoksa bu şartlarda beğenilmeyen Selçuk ve Deniz(bence çok iyi bir oyuncu) yine 11’de sahaya çıkar ve Fenerbahçe tribünleri homurdanmaya başlar.

İ.B.B bugün amatör bir takımdan farksızdı. Kazandıkları hiçbir topu ileriye olumlu olarak aktaramadılar ve ön oyuncularını pozisyona sokamadılar. E bu konuda posası çıkmış Okan’dan medet uman bir takımın da bu hali çok şaşırtıcı olmasa gerek. Ayağına gelen topları Lugano ve Bilica gibi hava hakimiyeti üst düzey oyunculardan bir defansın üstünden atmaya çalışması da bu tecrübedeki bir oyuncuya hiç yakışmadı. Posası çıkmış dedik ama bunu uygulamak (en azından çalışmak) için formda olmaya gerek yok biraz akıl yeterlidir. Sezon başından beri Fenerbahçe’nin defansın arasına atılan toplarda yaşadığı zaafı da göz önünde bulundurursak bu tutumun hangi mantıkla sahada ısrarla denendiğini de sorgulamak gerekir.

İ.B.B gibi bir takımın Kadıköy’de İbrahim Akın ve Taner Gülleri gibi defans arkası koşuları etkili oyuncuları kenarda oturtması da başka bir gariplikti. Evet İbrahim formda değil, Taner de sakatlıktan sonra tam olarak toparlanamadı ama bu kadar kaliteli ve tecrübeli iki oyuncunun sahada yer alması her açıdan daha doğru olurdu.

Neyse uzatmayalım, dediğim gibi uykumu getiren bir maçla ilgili yazacak fazla bir şey yok açıkçası. Biraz değindik ama son paragrafta tepkimizi daha net koyalım. Hüseyin Göçek bugün nasıl maç yönetilmezin dersini verdi izleyen herkese. Mücadeleye (sertlik demiyorum) bu kadar taviz vermeyen bir hakemin yönettiği maçında güzel geçmesi beklenemezdi zaten. Oyuncular daha yere düşmeden ve faulü hissetmeden çalınan düdükler zaten kötü olan maçın içine iyice limon sıktı..

Not: Yaşadığım sorunlar az da olsa devam etmekte bu yüzden fotoğraf ekleyemedim. Olsun buna da şükür en azından maç yazısını yayınlayabildik uzunca bir aradan sonra..

16 Eylül 2009 Çarşamba

Türkiye 67-69 Slovenya//Takım Karakteri

Turnuvanın başından beri ilk kez maça konsantre başlayamadık, savunma sertliğini sağlayamadık ve skor üretmekte çok zorlandık. Öyle ki attığımız 15 sayının 12'sini Ersan tek başına kaydetti. İkinci çeyreğe de ilk çeyrek gibi kötü başlayınca bir anda Slovenleri de şaşırtan 19 sayılık bir fark oluştu. O dakikadaki Tanjevic'in molası sonrası müthiş bir patlama yapıp 14-2 lik seriyle 7 sayı geride kapattık ilk devreyi ki bu bizi maça döndüren 2 dakikaydı. Bu takımın karakterinden şüphe duymuyorum ancak devreyi 20 sayı gibi bir farkla geride kapatsaydık ikinci yarı formalite olabilirdi.

İkinci yarıya da ilk yarının son dakikalarındaki serinin verdiği ekstra güçle başladık ve Slovenleri uzunca bir süre potayı göstermedik. Pota altını bırakın 3'lük çizgisinden içeri giremeyen Slovenler buldukarı 5 üçlükle sürekli maça tutundular ve hatta 3. çeyreğin büyük bölümünde de az da olsa öndeydiler. Sırbistan ile oynadık, Litvanya ile oynadık bu takımları bile belli bir yüzdenin altında tutmayı başardık ancak bugün Slovenya'ya karşı çaresiz kaldık. Baskı altında, ellerin bu kadar şutu bozduğu bir savunmada 3 sayılık atışlarla oyunda kalabiliyorlarsa yapabileceğiniz fazla bir şey kalmıyor. O kadar yüzdeli atışlara rağmen pota altını usanmadan savunmamız yine takdire şayan bir durumdu. Neredeyse koskoca ikinci yarı pota altından sayı yemedik ve rakibi 69 sayıda tutmayı başardık. Maçı kaybetmemize rağmen milli takıma olan saygım bir kat daha arttı.

Hücumda istediklerimizi yapamadığımız ve 3-lük yağmuruna tutulduğumuz maçta dahi son topu sayı yapabilseydik maçı kazanacaktık, işte basketbol takımımızın karakterini gösteren müthiş bir örnekti bu maç mağlubiyete rağmen. Son topu Tanjevic harika çizmiş ve Ender de muazzam oynadı ancak 2. yarı hiç oyuna girmeyen Engin'in son topu kullanması biraz riskliydi. Ancak orda topu Ersan'a ya da Hidayet'e aktarsaydık o kadar rahat bir atışla maçı bitiremeyecektik orası da kesin. Yani iki takım da son topta kumar oynadı. Slovenya Engin Atsür'ün atışını riske etti, biz de beklenmedik oyuncuyla maçı kazanmak istedik. Kumarı kazanan Slovenya maçı da kazandı ve grup lider oldu.

Bu Slovenya karşımıza bir daha çıkarsa şayet maçı çok rahat seyredeceğim çünkü hiç bir takım her zaman 3 sayılık atışlarla maç kazanamaz. Koskoca ikinci devre boyunca basketbolun doğrularını yapmadan oynadılar buna karşılık bizim özellikle savunmadaki gayretimiz muhteşemdi. Bu da olası bir ikinci maçta bizim favori olduğumuzun kanıtdır.

Şimdi rakip Yunanistan. Spanoulis'in önderliğinde şampiyonluğun en büyük favorilerindeler ancak milli takımımız şu ana kadarki karakterini sahaya yansıtır, savunma sertliğini korursa ve tabi Hidayet'in de devreye girmesiyle yarı finale çıkarız. Savunma sertliğini oyunun her yanına yaymamız gerektiği kesin ancak bir gerçek daha var ki o da Spanoulis'e ekstra bir savunma gerekeceği.Zaten Yunanistan'ı durdurmanın en kolay yolu da bu.Spanoulis'i durdurmak..

13 Eylül 2009 Pazar

Türkiye'de Basketbol vs. Futbol

Dün gece bir arkadaşımla sohbet ederken şöyle bir şey söyledi:

'Abi anlamıyorum, basketbola futbolun 10'da 1'i kadar değer veriyoruz ama basketbolda daha başarılıyız.'

İlk bakıldığında tezat bir durum gibi gelebilir ama bence basketbolun daha başarılı olmasının altında yatan nedenlerin başında geliyor: Olur olmadık herkes işin içinde değil..

Lise yıllarında hem basketbol hem de futbol oynadım ve o senelerde farkettim ki basketbolun içindeki insanlar daha elit kişiler.Hemen hepsi üniversite mezunu ve kültür seviyeleri hayli yüksek insanlar. Bu durum hem algı düzeylerini hemde hitap seviyelerinde artı bir etkiye neden oluyor.Futbolda ise varoş sporu olarak bilindiğinden, uğraşan insanların da çoğunun yetersizlikleri her an gözlemlenebilir bir gerçektir.Bu fark çok açıktır ve örnek vermek gerekirse Euro Basket 2009 maçlarının yorumcusu kadar kaliteli yorum yapabilen kaç insan var türk futbolunun içinde? İlgilendiği sporu bu kadar iyi bilen, düşündüklerini bu kadar düzgün bir biçimde aktarabilen kaç tane yorumcu var? Benim aklıma bir isim gelmiyor açıkçası.En yakın isim de Rıdvan'dır bana kalırsa ama 2. bir isim Uğur Meleke olabilir. Basketbolda ise Kaan Kural, Yiğiter Uluğ, hatta spiker olan Murat Murathanoğlu ve Murat Kosovay'ı ve daha birçok ismi listeye dahil edebiliriz.Mesela hiçbir basket maçında şöyle bir yorumla karşılaşmazsınız bu ülkede:

Spiker(yorumsuz geçen 10 dakikanın ardından):Evet Sn. .......... son 10 dakika için ne söyleyeceksiniz.

Yorumcu:Evet fark 4'e düştü ama Ender iki 3'lükle farkı tekrar 10'a çıkardı.

Bu kültür seviesinin farklılığının bir başka boyutu da oyuncusuna olan tavrıdır hocanın. Bir kaç büyük takım dışında altyapılarda futbol oynamış ya da futbol oynamış bir tanıdığı olanlar ne demek istediğimi anlamışlardır. Küfür, tokat, tehdit vs. herşey mevcuttur bu takımların teknik adamlarında(teknik adam filan değillerde neyse).Futbolu sadece 'ayağında top tutma, tek oyna' olarak açıklayabilen insanlar bu tek bildiklerini de yapamadığın zaman hiç bir lafı söylemekten çekinmezler ve bu da küçük yaştaki bir çocuğun psikolojisine nasıl bir etki yapar tahmin etmek zor değil herhalde. Mesela hiç bir basketbol coach unun topla dışarı çıkan oyuncusunun annesine, ailesine vs. küfür ettiğini bilmem ama futbol antrenörlerinin bu tutumlarına defalarca şahit oldum ve duydum. Bir arkadaşım maç içinde hocasının yanına çağırıp kendisine tokat atması sonucu futbolu bırakmıştır mesela, başka bir arkadaşım topu taça çıkardı diye tahmin bile edemeyeceğiniz küfürlere maruz kaldığının şahidiyim(ki bu isim genç oyuncu yetiştirme konusunda uzman biri olarak görülür).

Şu ana kadar iki sporla uğraşan insanların aralarındaki farklardan bahsettik ve son olarak da sistemler arasındaki farktan bahsedip yazıyı bitirelim.

Lise takımındayken İstanbul Şampiyonası'nda şu an milli takımda veya Beko Basketbol Ligi'nde oynayan 87 yaş grubu birçok isimle oynama fırsatı buldum.Mesela Şehremini Lise'sinin pota altı Oğuz Savaş-Semih Erden ikilisiydi..Selim Pars Koleji'nde Cenk Akyol, Bahçeşehir Lise'sinde Serhat Çetin ile Sabri Çalışkan'da Soner-Caner kardeşler Ceyhun vs. ile de oynama ve maç sonralarında konuşma imkanı buldum..Basketbol da işleyen sisteme o konuşmalar sırasında şahit oldum..Kısaca açıklamak gerekirse; hepsi aynı klüpte oynuyorlar ve klüpleri anlaşmalı olarak oyuncularını tek bir lisede okutuyorlar ayrıca takımın coach ları okulda da bu isimlerle çalışıyor ve bu sayede klüp antremanı dışında da günün 8-10 saati ellerinin alında bu isimleri eğitme şansı buluyorlar(hem sosyal hem sportif anlamda).O zamanlar Ülker, Efes Pilsen ve Darüşafaka bu sistemi uyguluyordu (ve Fenerbahçe'de kendi kolejinde bu uygulamaya gidiyordu) ve dikkat ettiğiniz zaman yetenekli genç oyuncular hep bu klüplerin bünyesinden çıkıyor, yani hepsi bir sistemin ürünüdür.Futbolda ise anlaşmalar 'çocuğa bir lise diploması kazandıralım da başına bişi gelirse bir işe girebilsin' mantığıyla yapıldığı için bu kadar potansiyelli bir havuzdan senede taş çatlasa 2 isim çıkıyor 70 milyonluk ülkede...

Uzun lafın kısası basketbol daha işi bilen elit kişilein ellerinde daha sistemli bir şekilde yapılan bir spor iken futbol cahillerin elinde disiplinden uzak bir program dahilinde yapıldığı için bu kadar ilgi ve kaynak farkına rağmen basketbolda daha büyük başarılar kazanabiliyoruz.

Not:Basketbolda çok çok mu başarılıyız, hayır ama basketbolla futbol arasındaki ilgi ve kaynak farkına baktığımız zaman elde edilen başarıyı abartmak futboldaki kadar absürt olmasa gerek..